19 Aralık 2020 Cumartesi

1948'e dek Yahudiler şartlar ne olursa olsun Avrupa'da yaşamaktan başka çareleri yoktu. Bugünse ille de Şabat, ille de kaşer , ille de dine uygun kılık kıyafet diye tuttururyorlarsa belki de Brüksel'de değil kendilerine Israel'de bir ev almalılar..

      


                        Ya Avrupa'da Avrupalı gibi yaşarlar ya da terk ederler



Bundan iki gün önce Israel gazetelerinde Belçika'daki  Kaşer ve Helal  Et Kesiminin yasaklandığına dair çıkan haberler ilginç.. 2012'de Almanya'da da sünnet yasaklanmıştı. Sanırım daha sonra itiraz mahkemesinden çıkan kararla bu yasa iptal edilmişti.

Şimdilik Avrupa,  bünyesi'nde barındırdığı dini azınlıkların bazı törelerine karşıt kararlar almak isterken  bugüne dek herşeye rağmen demokrat kurumlar aracılığıyla Yahudiler ve Müslümanlar din õz gürlüğü adına hakları için mücadele etmeye devam ediyorlar.

Belçika'da da Yahudi Cemiyet Başkanı bu son yasaya itiraz için mahkemeye başvurmuş ve Yahudi Cemiyeti'nin Belçikalı Avukatı bu yasanın Belçika'daki din özgürlüğüne aykırı olduğunu savunmuş..

Sünnet ve Kaşer et yemek gibi Yahudi  gelenekleri,  özellikle Hıristiyanlara tamamen yabancı gelen ve günümüzle çok uyum sağlamadığı düşünülen kurallardır.

Tanrının, doğanın erkeğe bağışladığı  cinsel organın bir kısmını dini bir törenle kesmenin akıllarına uymamasını anlamak  mümkünse de binlerce yıldır sorunsuz devam eden bir uygulamanın bir başkasını rahatsız ettiği gerekçesiyle yasaklanması da üzücüdür.

Kaşrut kurallarına göre hayvan kesimine neden karşı çıktıklarını bilmiyorum. Yahudilerin ya da Müslümanların bu kesimleri Avrupa'da hangi şartlarda yaptıklarını ben görmedim. Uygulamada açıkça doğru olmayan şeyler var mı bilmiyorum ama eğer olması gerektiği şekilde yapılıyorsa Kaşerut Kuralları insan sağlığını koruyan kuralları temel alır. Yahudi geleneklerine göre hayvan kesimi ise hayvanın acı çekmeden hemen ölmesini sağlamak ister. Yani Yahudi usulü şhitaya göre hayvan keskin bir bıçakla bir kerede şah damarından kesilir.

Tüm bunlar bir tarafa, bugünkü modern dünya'da, modern fabrikalarda en iyi şartlarda yapılan kesimlerin olduğu Avrupa'nın orta yerinde kendi şartlarında kesim yapmak isteyen insanlara karşı yasalar çıkardıklarında sorun belki gerçekten bazı şeyleri kendi standartlarında görmediklerinden dolayıdır  diyorum ya da bir çeşit düşmanca karşı duruştan kaynaklanan şeyler vardır hala .

Belçika, Avrupa'da radikal dini akımlardan en çok etkilenen ülkeler arasında. Brüksel'de bazı mahalleler , ( eskiden Yahudi mahalleleri olan yerler ) radikal islamcıların ellerine geçmiş durumda. Ve son yıllarda Belçikda'daki normal insanlar bazı İslamcılardan yeterince rahatsız olacak durumlar yaşayabilmekteler.

Helal et kesimini yasaklayarak, oradaki İslamcılara karşı bir yasa çıkarmak istemiş olabilirler mi bilmem. Ve bunun için sadece İslamı karşılarına almamak için yasayı bu tip uygulamaları olan Yahudilere de getirmiş olabilirler.

Ya da kısaca , benim ülkemde ben nasıl yapıyorsam siz de öyle yapacaksınız...düşüncesiyle bu karar çıkmış ta olabilir.

Sonuçta demokrasi bir yere kadar işler. Dünya'da demokrasinin yüzde yüz olduğu bir ülke var mı?

Hayır! 

Peki şimdi ya bu karar tasarısı geri çevrilmezse ve kesin olarak uygulanmaya başlarsa Belçika'daki Harediler ( Yahudi Ortodokslar ) ne yapacaklar?

- Ya vejetaryen olacaklar ..( haha!! )

- Ya Israel'den et ithaline başlayacaklar. ( Bu konuda da bir sorun çıkarılmazsa! )

- Ya da yaşadıkları ülkeye daha fazla entegre olacaklar.

"Ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin! "  der Türkler..

Bugüne dek tolerans ve anlayışla , dinlerini uygulamaya devam eden Yahudiler sanırım gittikçe dinden uzaklaşan Avrupa'da bundan sonra daha az anlayışla karşılanacaklar.

Yahudilerin inanıcını benimsemeyen Avrupa, her ne kadar Yahudilikten çıkmışsa da Yahudilikten tamamen uzaklaşan Hıristiyanlığın benimsemediği uygulamaları artık kendi kıtalarında görmekten hoşnut olmayabilirler.

1948'e dek  Yahudilerin şartlar ne olursa olsun Avrupa'da  yaşamaktan başka çareleri yoktu. Bugünse ille de Şabat, ille de kaşer , ille de dine uygun kılık kıyafet diye tuttururyorlarsa belki de Brüksel'de değil kendilerine Israel'de bir ev almalılar..

Ya Avrupa'da Avrupalı gibi yaşamayı kabul ederler ya da ordoksluklarını sorunsuz yaşayacakları tek ülke'ye geri dönerler..


 

Batya R. GALANTI








17 Aralık 2020 Perşembe

Mahmut Abbas son dönemde, imzalanan Abraham Accords yani Ibrahim Sözleşmesi'yle birlikte Körfez Ülkelerinin arka arkaya Israel'le ilişkilerini normalleştirmeye başlamalarından dolayı Arap kardeşleri tarafından sırtından bıçaklandığını hissediyor ve kendine bir şekilde destek arıyor.

                    




                               Me'arat Ha Machpela'daki Hanukkah mumları!



Israel'de yeniden Hanukkah'nin gelişiyle ülke ışıklarla doldu.  Her gün yakılan bir muma ertesi gün  bir tane daha eklendi. Tel Aviv'de , Haifa'da, Hertzelia ve Rişon'da..ülkenin her yerinde mumlar yanıyor..

Bu gece sekizinci ve sonuncu mumla Hanuka bitecek..

Hevron'da da  Me'arat Ha Machpela dediğimiz, yani Patriark Mağarası (Mezarlığin'da) da bir Hanukiya bulunuyor. Her sene büyük güvenlik tedbirleri altında  bu kutsal yerde de Hanukka kutlanıyor. Israel'in farklı yerlerinden aynı günlerde burayı ziyaret eden dindar Yahudiler burada  ( tüm tehlikeye karşı ) dua etmeye geliyorlar.

3700 yıl evvel Avraam'ın vefaat eden ilk eşi Sara'yı gömmek için elindeki 400 gümüş parayı ödeyerek satın aldığı toprak burası..Hevron'un güneyinde bir mağara .  Aynı yerde daha sonra Avraam Aveinu'nun kendisi ve çocukları Yaakov, Yitshak  ve karıları  Rivka ve Lea ile birlikte gömüldükleri mezar yeri..

Yeruşalayim'de Har-Ha Bayit'in  ( Beit Ha Migdash'in kalıntılarının olduğu yer )  yani Al Aksa 'nın  bulunduğu mekandan sonra  Yahudiler için en kutsal ikinci yer, Me'arat Ha Mahpela.

Askerlerin güvenlik çemberi altında her sene genelde harediler ve siyonist dindar yahudiler burada  Hanukkah mumları yakıp şarkılar söylerler ..

Bu sene de bu kutlamalar her yerde olduğu gibi burada da tekrarlanıyor.

Mahmud Abbas'ın danışmanı Mahmud Al-Habbash Hanukkah'nin ilk günlerinde Israel'in bu hareketlerinin " Müslümanlığın temiz inancını kirletmek "  olduğunu ve bu tip organize duaların bir savaş suçu kabul edildiğini beyan etti

Neden acaba?


Yahudilerin burada dua etmeleri müslümanlık için kutsal dedikleri bu yeri neden kirletsin acaba?

Filistinliler buraların tarihini unuttukları için mi boyle konuşuyorlar?

Yoksa yine dünyanın dikkatini bir yerlere çekmeye mi çalışıyorlar?

Halbuki bu yerin tarihine dönüp şöyle bir göz atsak herşey netlik kazanır diyorum ben..

Yahudiler'in I.ve II. Tapınak dönemlerinin ardından,  I.S 300 'lerde Bizanslılar buraları aldıktan sonra bu yerde kilise yapılmış.. Daha sonra Araplar 7. yüzyıl ortalarında Yeruşalayim'ı kuşattıklarında, İbrahim Mabedi olarak çağırdıkları Me'arat Ha-Machpelah'yı  Cami'ye çevirmişler ve buranın yanında aynı dönem Yahudilerin iki küçük sinagog inşa etmelerine izin vermişler.

1100 senesinde  buraları Haçlılar aldığındaysa bu kez onlar aynı yerde yine kilise inşa etmişler. Ve  burayı Yahudilere tamamen yasaklamışlar.

Sonuçta bu kutsal topraklar tarih boyu birilerinin ellerinden geçmeye devam etti durdu.

20. yüzyıla gelene kadar  Eyyubi'ler, Memluklar ve Osmanlılar bu topraklardan geçtiler.

1948 Israel-Arap Savaşı sonrası burası Ürdün'ün kontrolüne girdi. Ve Ürdün 1967'ye dek  Batı Şeria ve Yeruşalayim'deki kutsal yerleri Yahudiler'in ziyaretlerine kesin bir emirle kapattı.  

Tabi Ağlama Duvarı ve Patriark Mezarları de buralara dahildi.

1967 Altı gün savaşı sonrasıysa Yahudiler yeniden bu yerlere geri geldiler.

Güney Hevron'daki Patriarkların mezarları bugün Israel askerinin kontrolünde bulunmaktadır.

Bu kutsal mekanda hem Yahudi hem Müslüman dindarların ziyaretlerini güvenli bir şekilde yerine getirebilmeleri için burası ( iki taraftan olabilecek fanatik bir saldırıyı engelleyebilmek adına )  asker kontrolündedir.

Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ise son günlerde bir hayli kızgın.

Mahmud Abbas'ın danışmanlarından Mahmud Al-Habbash Hannukah'nin ilk günleri'nde Yahudilerin, Müslümanlar için çok kutsal olan bir yer olan İbrahim Cami'ni kirlettiklerini söylemiş. Bayramları öne sürerek dualar tertipleyerek  Müslümanlar için büyük öneme sahip olan bu yerde Israel savaş suçu işliyor demiş Al-Habbash.

Mahmut Abbas son dönemde, imzalanan  Abraham Accords  yani Ibrahim Sözleşmesi'yle birlikte Körfez Ülkelerinin arka arkaya Israel'le ilişkilerini normalleştirmeye başlamalarından dolayı  Arap kardeşleri tarafından sırtından bıçaklandığını hissediyor ve kendine bir şekilde destek arıyor.

Ancak eski taktiklerin bugün artık fazla işe yaramadığını görmüyor.

Dini kullanarak Abbas eskiden olduğu gibi bir yerlere varmak istiyor. .!

Halbuki  Me'arat Ha-Mahpela içindeki " İbrahim Cami " Müslüman'ları karşılamaya devam ediyor.

Abbası yine de Yahudilerin Hanukiyası rahatsız ediyor.

Erdoğan'ın İstanbul'da Aya Sofya'nın gerçek kimliğini silip yerine diktikleri minarelerden tekrardan insanları namaza çağırması gibi .. Burada da esas sorun bir şeyin esasını, özünü kabul etmeyenlerdedir.. 

Bu zihiniyetle gidenler sonsuza dek kimseyle barış yapamazlar,



Batya R. GALANTI







15 Aralık 2020 Salı

 



                                                Aşılar başlıyor!


Bir seneye yakın bir zamandan beri Korona'nın adını  duymadan geçen bir günümüz olmadı.

Kimilerine göre dünyanın nüfusunu azaltmak için ortaya çıkarılan bir labaratuar virüsü bu, gençler içinse hala çok abartılan bir şey Korona..

Arada yönetimlerin korona'yı, halkları daha fazla denetim altında tutmak için bir fırsat olarak gördükleri de ayrı bir gerçek. Kimi yerde bu durum belki  kısmen geçerliyse de bazı ülkelerde bu pandemi baskı rejimlerinin daha da güçlenmesi için yeni  bir olanak sunmuş gibi..

Sonuçta ne tarafa dönersek dönelim aylardır çok şey değişti hayatımızda..

Ve önümüzdeki günlerde, insan hayatını kurtarmak ve bir şeylerin belki kısmen de olsa rayına oturmaya başlayabilmesi için beklenen aşılar artık piyasalarda.

Çok yakında sağlık görevlilerinden, risk gruplarıyla  kimi meslek grubu çalışanlarından yola çıkılarak yavaş yavaş nüfusun tamamının aşılanması bekleniyor..

Ancak aşıların başlayacağı haberleriyle beraber insanların kafalarındaki soru işaretleri de kendilerini daha da çok göstermeye başladı.

                      
Pfızer, Moderna gibi aynı dönemlerde piyasaya çıkarılan aşıların, Amerikan FDA ( Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı'nın federal bir kuruluşu) arafından güvenilirlikleri üzerine verilmiş olan son onayından sonra önümüzdeki günlerde bir çok ülkede insanların aşılanmaya başlanması bekleniyor.

Bir çok insan için FDA'in onayı, doktorların telkin eden sözleri, televizyon'da kameralar önünde aşı olan ünlülerin, liderlerin görüntüleri yeterli derecede ikna edici değil.

Soru işaretleri ve güvensizlik yeterince insanda var.

Bu da kamuoyunun artık kimsenin sözüne yeterince inanmadığının belirtilerinden bir tanesi.

Eskiden insanları bir çok şeye ikna etmek daha kolaydı. Bugün insanlar bilgi kirliliği içinde yaşadıkları için birbirlerine, yaşadıkları ülkeye, yönetimlere,  politikacılara, doktorlara çok daha az güven duyuyorlar..

Böylece işler daha zor ve karmaşıklaşıyor bir anlamda

Bir taraftan nüfusun belli bir bölümüne aşı yapıldıktan sonra hayat yavaş yavaş eski temposuna geri dönmeye başlayacak diyenler insanlara umut veriyor.. Aç kalanlar, işsiz kalanlar hemen aşı olmaya hazırlar. Hem de bir an önce ..Ancak daha başka, ve yine ciddi ağızlardan çıkanlara göre normal hayata  dönüş aşılara rağmen şimdilik ufukta görünen bir şey değil. ..

Yani aşı bir anlamda soruna mucizevi bir çözüm getirecek gibi görünmüyor..en azından yakın bir dönem için.

Kimilerini ise aşı olmaya ikna etmek için baya çaba sarf etmeleri gerekecek gibi .

Diğer taraftan Israel'de Devletin,, aşıların yan etkileri üzerine sorumluluk almayı üstlenmemesi durumunda sağlık kurumları tek bir kişiye bile aşı yapmaya hazır olmadıklarını açıkladılar.

Sonuçta her biri birer ticari kuruluş olan Kupat Holimler ( yani sağlık kurumları ) Korona  aşısı yüzünden insanlara gelebilecek kimi zararlar, önemli yan etkiler yüzünden kendilerine  açılacak  davaların onları çökerteceğini söylediler..

Tüm bu tartışmalar dahi kişide kararsızlıklara sebebiyet verebiliyor.

"Yıllarca " piyasada olan ilaçların bile zaman zaman uzun dönem yan etkilerininin çok sonraları anlaşıldığını biliyoruz hepimiz.

Yıllarca kullanılan kimi ilaçlarınsa tamamen zararlı oldukları keşfedildikçe , daha yepyeni piyasaya  sürülen bir aşının, tüm bizi  ikna çabalarına rağmen vücudumuza bugün yarın neler yapabileceğinden tam olarak nasıl emin olacağız?

Ancak diğer taraftan Türkiye'de son günlerde çok fazla yayılan salgın yüzünden  her gün ölenlerin haberlerini duymakta hiç cesaret vermiyor.  Son bir iki haftada genç yaşlı çok kişinin ölüm haberi sosyal medya'da paylaşılırken bu virüs'ün hala daha bir çoklarının söylediği gibi basit bir hastalık olmadığını bir kez daha hatırlıyorsunuz..

Ne yaşınız, ne sağlıklı olmanız sizi mutlak garantiye almıyor. Korona hakkında bilinmeyen hala çok şey olduğu izlenimi var..

Öylese doğru olan karar nedir?  Biraz bekleyip göreceğiz!

Bu arada Tanrı hepimizi korusun diyorum, yeniden!!




Batya R. GALANTİ

14 Aralık 2020 Pazartesi

Bugün hayat insanlara farklı çözümler sunuyor. O da sır saklayan dostlar yerine arayacağınız profesyonel çözümlerdir çoğu kez..

 



 

                        Hayat sorunlarla geliyor çözümleri ise siz arıyorsunuz..

        


Aylar evvel bir gün telefonda çocukluk arkadaşımla konuşurken laf lafı açmıştı.   Benim 16 yaşımda ilk kez panik atak problemimin başladığından haberi olmadığını söylerken utanmıştı adeta. . Benim en iyi arkadaşımdı ve böyle bir sorunum olduğunu bilmiyordu.

Bense onun bunu bilmediğini bile hatırlamıyordum.

Aradan geçen günlerde beni tekrar arayarak; "Batya kafama takıldı.  Suçluluk duyuyorum. Ben senin zor günlerinde yanında olmamışım demek!" ...

Hayatımda ilk kez bir arkadaşımdan bu kadar samimi bir itiraf duyuyordum ..

Ne diyeceğimi bilemedim. Saçmalama! alt tarafı 15-16 yaşlarında bir genç kızdın o zaman.. Panik Atak hakkında ne biliyordun ki?

Peki ben birilerinin desteğini beklemişmiydim? (Belki ailemin! )

Onca seneden sonra çocukluğumda yaşadığım zor günlerde yanımda olmadığı için duyduğu suçluluğu ifade ettiğinde arkadaşıma sıkı sıkı sarılak istedim ama ne yazık ki  benden kilometrelerce uzaktaydı!!

" Onun bu konudaki samimi, içten yaklaşımı bile uzun zamandır ihtiyacım olan bir kucaklama gibiydi aslında ! ".. Sadece manen de olsa.


Senelerdir otist bir çocuğu büyütürken de "kimsenin" bana bir kez olsun Gal hakkında, yaşadığımız  zorluklar hakkında  senelerdir hiç soru sormadığını  geçenlerde farkettim . ( Ne tuhaf değil mi?! )

Siz sorunun orta yerinde olduğunuzda mücadeleniz bir anlamda  o derece yoğun olabiliyor ki sadece bir zaman sonra, olayın kısmen dışına çıktığınızda,  bazı şeyleri geride bıraktığınızda daha çok farkediyorsunuz..

Kendi çekingenliğimle alakalı bir durum mu bu bilmiyorum.  

Hiç bir zaman kendimi  kimseye çok fazla anlatmadım, sormadıkları sürece  konuşmadım.

İnsanları kendi sorunlarımla sıkmaktan hep çekindim..

Çocukken yaşadıklarımsa zaten bir tabuydu..Psikolojik şeyler kendimize saklanırdı o zamanlar..

Ailenizse size," Sana neler oluyor?!" diye kızarlardı çoğu kez..

Kendine gel!!

Panik atak mide ağrısı ya da ateş çıkmasına benzemiyor ..

Gözleriyle görmedikleri, testle, analizlerle ispatlanamayan, somut olmayan bir şeyse sorununuz kendinizi anlatmanız imkansız olabiliyor..

Psikolojik sorunlar çoğu kez göz ardı edilir..

Bugüne dek bu tip şeyler bir de zayıflık işareti olarak algılanır.

Halbuki, kendimin  çok insandan daha güçlü bir yapıya sahip olduğuma inanıyorum.

Şımarık olmadım hiç..mücadeleyi ise hiç bırakmadım..

İnsanlardan anlayış beklemekse aptallık....

Çünkü kimsenin size empati göstermeye niyeti yoktur.

Herkesin tek problemi, sizin yerinizde olsalardı, sizden ne kadar daha iyi mücadele verebileceklerini ispatlamaktır genelde.

" Senin yerinde olsam ... !" diye başlayan cümleler çok kullanılır..

Bir kez olsun durup sizin yerinizde hiç olmayacaklarını farketmezler.

Çokta umurlarında da değildir zaten.

Bu yüzden en iyisi profesyonel bir yardımdır..

Mücadelenizde size parasal bir menfaat üzerinden en iyi şekilde yardım etmeğe hazır bir psikolog ya da terapist bulmak zorundasınızdır çoğu kez.

Çünkü modern hayat insanları çok daha fazla  benmerkezcilik ve rekabet içine soktu..

En yakın ilişkilerinizde bile kesinlikle bu böyle. ( Mesela bizzat aileniz!!!) 



Bugün hayat insanlara farklı çözümler sunuyor. O da sır saklayan dostlar yerine arayacağınız profesyonel çözümlerdir çoğu kez..

Kendi kendinize yardım ederken bulduğunuz başka yöntemler de size yeterince yardımcı olabiliyor bir çok kez..

Kimi hobiler dışında...

Ben günlüklerime, yazılarıma döktüm çoğu duygularımı, kimi açmazları, çıkışı olmayan yollarda bulduğumda kendimi beyaz sayfalar hep vardı..

İstemediğim kadar anlatmamı bekleyen sayfalar..

Söze karşımadan, hemen laf yetiştirmeye kalkmadan beni bekleyen temiz sayfalar...

Gereksiz nasihatleri yoktur ve sadıktırlar :) ..

Genç kızken  korkularımı anlatacağım bir psikolog ararken gittiklerim içinden kendimi yakın hissettiğim birini bulana kadar kaybettiğim zaman, enerji ve paralarsa az değildi.

Hayat problemlerle geliyor çözümleri ise siz arıyorsunuz..

Çözümü her zaman kolay olmayan şeylerse sizin savaşınız, hedefiniz oluyor.

Yeterki kendinize ve sevdiklerinize yardım etmek için mücadeleden yılmayın.

Yeter ki başkalarından beklemeden sadece kendinizle olduğunuzu bilin.




Batya R. GALANTİ








13 Aralık 2020 Pazar

Kötü tesadüfler, yanlış seçimler, zor bir çocukluğun bedelini ağır ödeyenler, istenmeyen olaylara sürüklenen kimi zayıf kişilikler ve çok fazla aklımıza gelmeyen bir çok başka sebepler yüzünden herkes gibi olmak şansını kaybedenlerle, normatif olabilecekken uçuruma sürüklenenler hep vardır.

 



                                                       Nefret sonrası hayat.


Hapishanelerde de iyi insanlar olabileceğine inanmak mümkünmüdür acaba ?

Ya da  kör bir hapishane hücresinde, yanınıza hiç beklemedğiniz bir yer ve zamanda merhamet ve sevgiyle yanaşarak hayatınızı bir uçtan diğerine değiştirecek kadar duyarlı insanlarla karşılaşabileceğimize inanmak çok mu delicedir?

Katillerin, hırsızların, tecavüzcüler ve ırz düşmanlarının, mahkum damgasıyla etiketlenmiş insanların yanında , kimi farklı rastlantılarla birlikte, tüm klişleri bertaraf ederek beklenmedik tecrübeler yaşayabileceğimiz olgusu bizi ne kadar ikna edebilir?

Her hapis cezası yemiş insan bir şeytan mıdır acaba?

Hapishane dışında yaşayan insanlar, hüküm yememiş biz sicili temiz kişiler için mahkumlar kocaman duvarların arkalarında cezalarını çeken suçlulardır sadece.

Bizim gibiler onlardan da alınabilecek dersler olabileceğini pek düşünmemişizdir..

Halbuki kötü tesadüfler, yanlış seçimler, zor bir çocukluğun bedelini ağır ödeyenler, istenmeyen olaylara sürüklenen kimi zayıf kişilikler ve çok fazla aklımıza gelmeyen bir çok başka sebepler yüzünden herkes gibi olmak şansını kaybedenlerle, normatif olabilecekken uçuruma sürüklenenler hep vardır...

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir hayat hikayesi de tam bu konuyla ilgili

2017'de BBC ve New York Times gibi büyük yayın kuruluşlarının sayfalarına yansımış ilginç ve bir o kadar hayat dersiyle dolu karmaşık ama sonu olumlu biten bir hikaye bu..

1975 yılında Güney Florida'da  küçük bir yerleşim yerinde dünyaya gelen Angela King'in zamanla herkes tarafından duyulan öyküsü insanlık için çok fazla mesajlar taşıyor.

Tutucu bir ailenin üç çocuğundan  en büyüğü olan Angela'nın hayatı ilk başlarda belki de çoğu alelade Amerikalıdan pek farklı değil.

Bütün hafta gittiği Baptist okulu ve hafta sonları ailesiyle katıldığı Katolik ayinleri çevresinde gelişen hayat düzeninin içinde  sadece kendileri gibi insanları kabul eden bir çevrenin etkisiyle büyüyen bir çocuk Angela King..

"Seni evimize bir gün bir siyah ye da bir kadın sevgili getirmediğin sürece sonsuza dek sevmeye devam edeceğim!"  diyen annesinin gölgesinde atılan çarpık temeller bazı şeyleri diğerlerinden  farklı kılan ilk işaretlerdi belki de..

Bir yerden diğerine değiştirdikleri adreslerle sonunda ortaokul'da ilk kez okumaya başladığı yeni sınıfında sıradışı görüntüsü ve fazla kiloları yüzünden çocuklar tarafından kabul edilmeyişi ve dışlanmasıyla başlayan zor günleri...onu hedef haline getiren çocuklardan birinin bir gün herkesin gözü onunda bluzunu tamamen yırtmasıyla yaşadığı sonsuz utancın getirdiği kızgınlık ve hınçla gelen ilk önemli dönüm noktası.

Bazı insanlar böylesi bir travma  karşısında ya iyice pasifize edilerek içlerine sindirilirler bazen de Angela gibi topluma karşı geliştirdikleri tepkiyle saldırgan bir savunma sistemi geliştirirler.

Angela King çocukluğunda ailesinden görmediği sevgi ve toplum karşısında  küçük düşürülmüş olmanın sonuçlarıyla baş etmek için ekstrem bir çıkış yolu seçmiş kendine.

İlk kez 14 yasındayken okulunda tanıdığı neo-nazi gençlerden aldığı destekle yavaş yavaş onlardan biri olmaya başlamış.

Kendisine yapılmış kötülüklerin hesabını bir şekilde başkalarından çıkarmayı arayan genç kız  daha 14 yaşından itibaren seks, uyuşturucu ve alkol partileriyle devam eden bir başkaldırı süreci yaşamaya başlamış.

Bundan sonra, sekiz yıl boyunca Angela hiç bir yere ait olamama duygusunu  beyaz insanlar dışındaki herkesten nefret eden o grubun arasında bulduğunu zannetmiş.

Hayatında ilk kez birileriyle aynı yolda, aynı düşünce doğrultusunda bir şeyler yaptığına inanmış. İlk kez birileriyle bir şeyleri paylaşmış. Ya da öyle zannetmiş.

Taki bir gün televizyon'da onunla aynı fikirleri taşıyan gruplar tarafından gerçekleştirilen bir saldırının haberiyle sarsıldığı güne dek..

1995'te Oklahoma City'de 186 kişinin öldüğü ve yüzlercesinin yaralandığı  terörist saldırının gerçekleştiği güne dek ait olduğu ekstremist grupların ellerinden çıkan kötülüklerin onu nasıl bir sona doğru sürüklediğinin bilince değildi Angela King. O gün televizyon'da patlayan bombalardan tahrip olmuş binadan çıkarılan küçücük ölü çocukların bedenlerine baktığında, hayatında ilk kez durup düşünmüş; " Gelecekte, kendisi ve çocukları için vereceği ya da veremeyeceği şeyleri farketmiş !" ilk defa.  Eylemlerinin bir oyunun bir parçası olmanın çok ötesinde ciddi sonuçları olduğunu ilk kez görebilmiş..

Ancak bu tip gruplara katılmak kolaysa da çıkmak ne yazık ki çok zordur.

Angela da onlardan bir çırpıda kopamamış.

Bir gün bir Yahudinin dükkanını soyup adamı hırpalamaktan dört sene hapis hüküm giyene kadar onlarla olan birlikteliği devam etmiş.

Hiç kimsenin aklına gelmeyecek şey ise hapishane duvarları arkasına atıldıktan sonra olmuş..

Üzerinde bir sürü nazi sembolleriyle dolu dövmelerle kaplı bedenini saklamakta zorlanan King hapishane'de o güne dek hiç tanımadığı renkte insanların arasında bulmuş bir anda kendini.

Bir sürü Jamaica'lı ,  zenci mahkumlardan ürkerek onlardan ilk günler kaçmak istediyse de, hikayesi'nde ismini ifşa etmekten kaçınarak  anonim olarak, " Jamaica"  olarak adlandırdığı mahkum bir kadınla aralarında zamanla gelişen (lezbiyen ilişkiyle )  yakınlaşmayla o güne dek ilk kez tanıdığı sevgi ve merhametle başka bir Angela King tanımış.. Kendi içinde yaşayan bambaşka bir insan bulmuş.

                                                                                         Sol tarafta neo-nazi gruplara katılan Angela King, sağ tarafta ise 2018'de bir konfreanstaki son hali

Hayatındaki kötülükleri bir kenara bırakıp doğru yolu bulması için King'in nefret ettiği siyah insanların içinden mahkumlar tanıması gerekiyormuş.

Dört yılın sonunda hapishane'den çıktıktan sonra bir süre geçici işlerde çalışıp gereken parayı biriktirdikten sonra üniversite'de sosyoloji ve psikoloji okuyarak öncelikle kendi gibi insanları daha iyi anlamanın ve onlara yardımcı olmanın yolunu açan eğitimden geçtikten sonra kurduğu" Life After Hate" yani nefret sonrası hayat adlı kuruluşla esktrem gruplardan kendilerini kurtarmak isteyen gençlere yardım etmek için çalışmaya başlamış.

Bugün, zenciler, latinler , yahudiler ve insan olan herkesle dostluk köprüleri kurmak için çalışan King dünyanın değişik şehirlerinde devamlı konferanslar veriyor..

Çocukluğunda yaşadığı şeylerin getirdiği anlamsız nefretin sebep olduğu zararların onda yarattığı suçluluk duygularıyla baş etmesi uzun zaman alan King artık nefret yerine sevgiyle kendini tedavi ediyor.

Angela King,  geçmişini, seneler evvel yaptığı kötülükleri saklamadan insanlara ırkçılığın zararlarını anlatmaya bugüne dek devam ediyor.... bizzat kendi yaşadığı tecrübelerle başkalarının yolunu aydınlatmaya çalışıyor.



Batya R. GALANTI


10 Aralık 2020 Perşembe

Hızla devam eden hayatla gelen her bayram, özlemlerle birlikte bir kez daha beni düşünmeye itiyor....

                           



                                                          HANUKKAH!



Yeniden bir Hanukkah daha geldi.

Geçtiğimiz Hanukkah'da yazdığım umut dolu yazıyı hatırlıyorum.

Ağbimlerin bizleri ziyaretiyle keyiflendiğim bir bayramdı bu.

Çocukluğumdan beri beni bırakmayan bir kader gibi sevdiklerime olan özlemimi anımsatıyor bir bayram daha bana yeniden..

Uzaktan gelen ailemin varlığıyla  tekrardan o hoş duygularla dolmuştu kalbim geçtiğimiz Hanukkah.

Birlikte geçirdiğimiz bir kaç güzel günle şenlenen bayramlar her zamankinden daha da değerli geliyorlar bana ( Bu sadece benim duygularım..biliyorum ki benim hassasiyetim sadece bana ait bir şey ! )

Birlikte yediğimiz bir kaç keyifli yemek..

Deniz kıyısında yine birlikte geçirdiğimiz bir akam üstünde , ne kadar üşüdüysem de, gün batımının o eşsiz kızıllığyla insanı büyüleyen güzelliğinin yine de sonuna kadar tadına vardığım  dakikalar..


Tüm bunlar , çocukluğumdan teyzemin Israel'den geldiği ziyaretlerinde , kimi defalar, gecenin karanlığında onları iskelede büyük bir heyecanla beklerken, uzaktan küçücük bir mücevher gibi parlayan vapuru seçtiğimde içime doğan o sevinci hatırlatıyor bana .

Sanırım içimizde yaşayan çocuk aslında hiç ölmüyor..

Her bayram, aynı çocuğa olan özlem yeniden canlanıyor.

Aileyi, birlikteliği, sevinci ve kimi güzellikleri hep arıyoruz , her defasında bunları yeniden yaşıyor, yaşatmak istiyoruz.

Bazense bir virüs gelip çatıyor, sizi herşeyden uzaklaştırıyor.

Bir an için yanlızlaştırıyor.

Annenizi, kardeşiniz bile yanınızda görmek yasak olabiliyor .

O güzel tatları çörekleri , rengarenk sufganiot'ları ( donuts'ları ) sadece kendinize mi saklayacaksınız diye soruyorsunuz bir an?!

Bayramların aile olmadıktan sonra değerleri de sönüyor bir an!


Ancak tüm bunlara rağmen evdeki tüm Hannukiyah'ları yakacağız yeniden  bu gece..

Her birimizin bir Hannukiya'sı var..

Her birinin üzerine rengarek mumlar koyacağız bu gece, şimdilik sadece ilk mumu yakmak için!

Mucizeler kapımızda yeniden..Onlar için dua edeceğiz..

Daha çok sevgi, daha çok dostluk ve tüm dünyaya daha fazla sağlık dileyeceğiz..

Karanlığı kovmaya geldik diye başlayan Hanukkah Şarkılarının ağzımızdan çıkan nameleriyle ...

Gelecek yıl herşey daha güzel olacak diyeceğiz ki gerçekten öyle olsun...

İçimizdeki umudu , Hanukkah mucizesini anımsatan mumlara bakarak korumaya devam edeceğiz!


Hag Hanukkah Sameah!!!


AMEN!




Batya R. GALANTI

7 Aralık 2020 Pazartesi

  Bir profesör'ün anısına!



Aylardan sonra, yaptırmam gereken Görme Alanı ve OCT testleri için randevu aldım sonunda.. Korona bahanesiyle hep ertelediğim randevularım..

Babam beni ilk göz doktoruna götürdüğünde altı yaşımdaydım. O zaman kırk yaşlarında olan Dr. David Kohen'in muayehanesinden içeri girdiğimizi hala hatırlarım. Osmanbey'de büyük bir apartman dairesindeki bu yer gayet güzel döşenmişti. Doktorun kendisi de yine çok bakımlı ve şıktı. Ama pek öyle güler yüzlü, sempatik bir insan değildi. Mesleğinde de ne kadar usta olduğundan emin değilim
Ancak o zaman sıradan kontroller için gittiğimiz bir doktordu bu adam.

Muayeneye başlamadan söndürdüğü ışıkla kararan odada küçük bir taburenin önüne yerleştirilmiş makineye çenemi koyup, merceğe baktığımda gördüğüm renkli ev çok hoşuma gitmişti O zaman tabi bilgisayar oyunları falan olmadığı için, kapkaranlık bir odada minik bir ekranda rengarenk şekiller görmek enteresan geliyordu küçük bir çocuğa.

Daha ilk muayenesinde, yerinden bile kalkmadan aceleyle ağzından çıkıvermişti adamın ;" Senin bir gözün anana biz gözün de babana benzemiş!" diye... Bir gözümün anama diğerinin babama benzemesi neydi bilmiyordum tabi.

Geçenlerde yaptırdığım son muayenemde doktoruma sordum. Bunca seneden sonra ilk kez.." Bir gözümün miyop diğerinin hipermetrop olması çok mu ender görülen bir durumdur?" diye!
Çok sık rastlanan bir şey değildir ama korkma sen dedi..

Ona seneler evvel, Profesör Merin'in bana yaptığı uyarılarından bahsettim.Bugün hayatta olmayan profesör, seneler evvel annemin gözlerini kurtaran doktordu.

Profesör Saul Merin 2012'de vefaat etti.

Israel'in gelmiş geçmiş en iyi göz doktorlarından, dünya çapında saygın bir yere sahip bir profesördü o. .
Yıllarca annemi götürdüğüm bu adamın ilk kez beni muayene ettiğindeki sözleri epey korkutucuydu aslında . Göz sinirlerin her daim takipte olmanı gerektiriyor demişti.

Geçenlerde Profesör Merin'in kısa hayat hikayesini okudum bir yerlerde.
Yine adı geçince makalenin birinde. Wikipedia'da ve kimi yerlerde hakkında yazılanları araştırdım.
Öncelikle onun bir Holocaust kurtulanı olduğunu hatırladım. Bu adamın hayatının ilk yılları tam bir drama olarak başlamıştı. 
Bizse onu yıllarca annemin kahraman doktoru olarak tanımıştık.

Hadassah Ein Karem Hastanesi'ndeki küçücük muayehanesine gittiğimizde dünyanın değişik ülkelerinden insanlar beklerlerdi hep. Aralarında bir çok Filistinli de olurdu.. Onun muayehanesinde Osmanbey'de çocukken gittiğim muayehanenin şıklığından eser yoktu belki ama bu yer anneme tek şifa veren yer olmuştu. Profesör Merin son derece mütevaziydi fakat işini titizlikle yapan bir insanın ciddiyeti onda  fazlasıyla vardı.

1933 yılında Polonya'da, Almanya sınırına yakın olan Bedzin Şehrinde dünyaya gelmiş Merin..
3 Ağustos 1943'te Almanların şehirdeki Yahudileri Auschwitz Toplama Kampına götürmek üzere tren istasyonunda topladıklarında 10 yaşında olan Saul, meydanda bekleşirlerken sonu ölümle bitecek yolculuktan kaçması gerektiğini anlamış ki, bir an topladığı cesaretle, annesi, babası ve ailesinin geri kalan tüm büyüklerinin hep birlikte olduğu o kalabalığın içinden sıyrılarak kız kardeşiyle birlikte el ele koşarak kurtulmayı başarmışlar . İki küçük çocuk bir mucizeyle, eli silahlı adamlardan kaçarak, büyük ihtimalle oradan çok uzakta olmayan, en yakın tanıdıkları Polonyalı ailenin evlerine sığınmışlar.
Saul ve kız kardeşi o güne dek ailesinin yanında çalışan Polonyalı kadının evine koşmuşlar o gün.
Aniela (Zawadzka) Szwajce adındaki Polonyalı bu bayan, yıllarca yanlarında çalıştığı ailenin iki çocuğunu, II. Dünya Savaşının sonuna kadar gizlemeyi başarmış.. Profesör Merin 1948'de Israel'in kuruluşuyla birlikte buraya göç etmiş. 
IDF'te asker olan bu genç adam daha sonra Hebrew University ( İbrani Üniversitesi'nde doktorluk okumuş. Ölene kadar mesleğini büyük bir aşkla yapan bu doktor belki tanıdığım en cana yakın insan değildi. Ama bunun çok ta önemi yoktu.

Annemi her ona götürdüğümde dışarıda saatlerce bekledikten sonra, bizi içeriye aldığında, uzun süren muayenesinin sonunda, kağıtlara renkli kalemlerle çizdiği göz haritalarında sadece kendisinin anlayabildiği notlar alırdı. Bu her defasında böyleydi. Aldığı notlar ona annemin göz durumunu anlatıyordu.. Her tarih, her randevuda yeniden boyuyordu kağıtlarda. Annemi iki kez ameliyat etmişti bu insan.

2001'den itibaren, Ein Karem'deki hastanedeki saatlerinden ayrı başka hastanelerde de Filistinli çocukları tedavi etmişti.. Yeruşalayim'de çalıştığı Hadassah Hastanesi dışında, şehrin doğusunda olan ve Filistin Bölgesine ait bir hastane olarak bilinen St-John's Göz hastanesi'nde, haftada iki kez Filistinli Doktorları eğitmesinin dışında Gazze'den Nablus'tan gelen on binlerce hastanın gözleri için savaşanların başındaydı Prof. Merin.  Kanada ve Amerika'daki hastanelerde de kürsü sahibi olan Merin bir çok uluslararası ödüle layik görülmüş. 

Bu insan mesleğinde iz bırakmış bir eğitmen, bir yol gösterici olmuştu mutlaka. İki oğlu da kendisi gibi profesör olan Merin'i çocukluğunda Nazi'lerin ellerinden kurtaran ve savaşın son gününe kadar kendi hayatını tehlikeye atmak pahasına onu ve kız kardeşini saklayan Polonyalı kadınsa'gercek bir kahramandi mutlaka. 

Yad Vashem Holocaust Müzesi'nde yıllar evvel o aileye verilmiş  "The Righteous Among the Nations Ödülü" ( Milletler içinde en dürüstleri )   töreninden basına yansıyan kimi fotoğrafları hatırladım.

O fotoğrafara baktığımda  aklımdan tek bir şey geçmişti; " Altı Milyon kurban arasında katledilen bir buçuk milyon çocuk içerisinden acaba daha kaç Profesör Merin çıkabilirdi? .Acaba, daha kaç doktor, kaç müzisyen, düşünür ve bilim insanı yetişecekti bunca yok edilmiş çocuğun arasından?"

Bir ulusu kökünden yok etmek için ayaklananlar aslında tüm insanlığı silmeye yeltenen şeytanlardır!!



Batya R. GALANTI





Italya'da bir restoran

  Musterilerin Israelli olduklarini ogrendigi an Siyonistlerin restoraninda yerleri olmadigini soyleyip onlari asagilayarak antisemit soylem...